Bir ilkle karşı karşıyayız Ahmet Gök’ün son yapıtında. Üçü basılmış, dördü basılacak seçme şiirlerle, adına yaraşır şekilde oluşturmuş Ortaya Karışık’ı. İlksel özelliği, yayımlanmışların yanında basılacak kitaplardan – fragman tipi- örnekler taşıması.
Gök, üniversite çağında İzmir’de şiir gurubu kurmuş, şiir dergileri çıkarmış biri. Onu dergilerde sık rastlamasak da şiir tutkunluğu içinde yazmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Kitaplaşma sırasını bekleyen dosyaları apaçık kanıtı bunun.
Şair odur ki çekmeceye yazmış izlenimi verse de yirmi dört saat açık tutar şiir penceresini. Yazılanlar demlenme sırasını bekler sonra. Tıpkı Mahzendeki Şiirler gibi!.. Şiir, zamana karşı bir dirençtir bence. Günceldeki süreğenlik iyi yakalanmış iyi süzülmüşse, kalan tortuda bir eskimezlik vardır. Yani yıllar sonra basılmış ya da basılmamış dosyaların yaşarlığından sual olunmaz. Şiir belleğinin raflarında kalan dizeler, -Allende örneği- şair tanıklığına getirir sözü:
“acıyla haykırıyorum gündüzün geceye yakınlığını ölüm sarayının koridorları inadına yummuyor gözlerini korkacak bir şey yok ölümüne kaldırıyoruz kadehlerimizi radyolar susmuyor çiçek açıyor gidenler” (s:10)
Gök’ün mahzeninde, evrensel genişlikte insani özle tatlandırılan şarabi duyarlığın çok özel bir tadı var. Özellikle kendini çevreleyen portrelerin söz konusu edildiği Devamsız Şiirler’deki burukluğu da aynı gerçeklik çizgisine bağlayabiliriz. Ölüsüyle dirisiyle hoş bir esinti... Yaşanılmamışlık ağır basıyor tabii. Bir şeylerin yarım kaldığı belli. Örneğin Sıvas cankırımında yaşamını yitiren Behçet Aysan, “üç kere kapıyı çalan babam / eylülün güzel saçlarını okşayacakken / neden yansın / neden ölsün / ...” (s:42) şaşkınlığıyla çocukça özlenirken, şairin gençlik arkadaşı Engin Sarı’yı “izmir çukurunda sesin kayboldu / ölümlülerin şiirini yazacaktın / marlynin hayat izleri dudağımda kaldı” (s:43) çağrışımıyla anımsarız.
Harfinaz’da aynı harfle başlayan sözcükler dizgesi değişik bir şiir alıştırması sayılabilir. Bu tür şiirlere girmeden önce, şairde hangi harfin neye karşılık geldiğini bilmek zorundasınız. Kitaptaki örneklere bakılırsa, (a) ayrılık, (b) bulut, (ç) çiçek, (d) düzen, (g) gülüş, (h) halvet, sözcüklerinden köklenir. Ötekileri anlamak için dosyanın kitaplaşmış halini beklemelisiniz. Şimdilik (ç)den doğma bir başlangıçla yetinelim:
“çırılçıplak çıkagelen çakırkeyif çıtırın çın çın çınlıyor çığlıkları” (s:57)
Hangi duraklardan geçerse geçsin, Gök’ün akışkan duyarlığı bence Su Şiirleri ile açıklanır. Su Kokusu’nu aşk kokusu gibi anımsatmak, ya da Su Şiirleri’ni ‘Aşkın Su Hali’ diye imlemek aynı kapıya çıkar:
“lekelenmeden önce taze bedenler yarınlara kaç yangın kalır kaç omuz ağrısı aşkım benim su halim seni sevdiğini söyleyen her ses de bırak kendini sonsuz sulara” (s:69)
İncecik bir dereden okyanuslara açılır bu sonsuz akışkanlık. Ölüm de plazmatik bir ortamda yüzer bulur kendini yeni varoluşlara kucak açmak için. Sulardan gelip sulara karışmak., sözcüklerin su kokması gibi duyumlar, suya yazılanı dirimli kılar. Tıpkı Kazım Koyuncu’ya seslenen şu üç dize gibi:
“hey gidi hırçın denizin çocuğu ‘hiç mi düşünmedun sen...” senin peşinden akacak suları” (s:81)
‘Sessiz Aşk Çığlıkları’yla nitelenen Olgünlüğü ise, birer ikişer şairlerin dizeleriyle örülmüştür. Şair katında olmanın yapı taşıdır her biri. Kısaca ‘ol’ kutsallığına eşittir şiir diliyle düşülen her söz. İçeriden ve dışarıdan fotoğraflarla söz varlığını yoğunlaştırması açısından, yapıtları arasında doruksal bir yere sahiptir Olgünlüğü. İsteseniz Metin Altıok’la birlikte ses ortaklığına soyunarak ıslık çalabilirsiniz acının arkasından. Nasılsa tüm sesler aynı denize dökülür:
“gökyüzünün en uçuk mavisinden ‘acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar’ istersen duyma senin sesin benim sesim değil mi?” (s:93)
İns-i Nü’deki ‘erotik açılımı’ da şiirin sınırtanımazlığı ile açıklayalım. Sevişmek, insanı da içine alan doğasal bir tepkimedir sonuçta. İki dizelik giz alt tarafı:
“her şey sevişmek istemese doğmaz ölümüm de doğumum da ins_i nü’de” (s:118)
Eğer sözü tekilden çoğula kaydırırsak, çelişenle dönüşenin felsefesini daha iyi anlarız:
“etik isyanında hiç misyoneriyken feodal memelerine uzanan ellerim geceyi ve gündüzü düzeltmeye gidiyor” (s:123)
Hiçbir kitaba girmeyen Kitapsız Şiirler de yitikliğini anlatma fırsatı bulur bu seçkide. 1988-1997 arası müsveddelerden temize çekilenlerin içinde küçük bir ayrıntıya rastladım:
“gülü seven dikeni katlanır ama ben yaprağı sevdim” (s:128)
Şair, farklılığını böylece ortaya koyarken, “gökyüzüne asılmış / ateşböcekleri”nin (s:131) fısıltısını yaşamın gizine karıştırır.
Madem İzmir’le başladık, İzmir’le bitirelim. Şu iki dize de yaprak gibi salınır şiirin perçeminde:
“her şeyi unut desem de karşıyaka’da izi kalır gözlerimin” (s:136)
Şiirin izleridir bizi oyalayan. Zamana karşı hoş bir avuntu gibi. Gök de farkında bunun. Ait olduğu yer ve zamanda geziniyor.
Ahmet Günbaş, Eliz Edebiyat, Ağustos 2009, sayı:8