SUDA İZİN KALDI

 
 Merhaba Ahmet Gök, aşk (adını şiir koydum) gezegeninin Ş-Şiir Cumhuriyeti’nin bir vatandaşını şiir yolunda durup dinlenmeden ilerlerken görmek beni oldukça mutlu ediyor... 1990’lardan bugüne Ahmet Gök’ ün şiir serüveni, şairin şiir seyri devam ediyor...Ş-Şiir Topluluğu,Ş-Şiir ve Sirius ile başlayan seyir, bugün üç kitapta kendini somutlaştırıyor: İns-i nü, ‘olgünlüğü (sessiz aşk çığlıkları) ve su şiirleri “aşkın su hali”...Evet Ahmet, öncelikle ilk durak İns-i nü... 90’ların Türkiye’sinde cinsellik, kitaba damgasını vuran ana tema... O yıllar Türkiye’nin çoğu için tabu olan cinsellik, sende bir şiir öznesi olarak ortaya çıkıyor... Üstelik “belden aşağı dizelerle”... Büyük cesaret, bir de bunları şiir dinletileriyle canlandırmak...
MASTÜRBASYON
“Nasırlı ellerimin çapayı kavrayışıyla
Doğmamış çocuklar koşuyor avuçlarıma”
gibi...
 
ANTLAŞMA
“Sen işi yapacaktın
Ben de seni”
gibi...
 
ŞEY
“Küçük
Küçücük şeydi
Seni görünceye dek
Önümdeki şey”
gibi...
 
Bir de zeka ürünü, sözcük oyunlarıyla örülü dizeler bazı yasak noktalara sanki gönderme yapıyordu.
ENGEBE
S.Dali’ye
“Engels’e de AIDS
aşka
Fotoğrafların yıldızlanan yeri
Şeftaliye ulaşmak kadar yakın
 
Şeftali dali”
 
Uzun sözün kısası, ilk kitap, delikanlılık çağı ve cinsellik... Ve sen bu kitabınla “her şaire benzemez cinsinden bir şair” olduğunu ortaya koydun...Ne dersin?..
 
Bir şiir cumhuriyetinden söz edilebilir mi bilmiyorum. Ama böyle bir cumhuriyet varsa ben bu cumhuriyet de mülteci bile değilim. Evet içindeyim,yaşıyorum, yazıyorum. Mavi Sakal dizesiyle “ Kim için? Ne için ?” Ve neden ? Kaç kişi soruyor bu soruları kendine ? İnan bilmiyorum ve sanırım bilmem de gerekmiyor. Bu cumhuriyetteki herkes gibi kendi şiirimi yazmaya çalışıyorum. Herkes gibi kendi kulvarında ilerliyor, şiir için emek harcıyorum. 
Ramis Dara , Akatalpa Dergisi’nin 69. ve 70. sayılarında “Şiir Şairin Zulmünden Kurtarma Denemeleri” yazdı. Kendine şair sıfatını yakıştıran herkesin mutlaka okuması gerektiğini ve kendini sorgulaması düşünüyorum. “Oysa zavallı olan şairdir ve lütfeden biri varsa, koşullar ve koordinatlar denk düştüğü için bir şiiri okuyan ve ondan etkilenen kişidir. Onun da kim olduğu belli değildir. Yüzü yoktur.” Ve “Toplum değişmiştir, çağ dönüşmüştür herkes ve her şey her yerdedir. Böyle bir nokta da şiirin eski dolaşım gücü kalmamıştır.” Bu sözlerin ışığında bakıyorum yazdıklarıma ve bu cumhuriyette yazdıklarımı kimlerin umursayıp umursamadığı da açıkçası umurumda da değil. Ama bununla birlikte herhangi bir nedenle şiirimle tanışan, okuyan, sevişen okura da teşekkür etmek isterim. 
Ş Şiir Topluluğu Türkiye için önemli bir ilkti. Şiir ve şairi üniversite ortamına sokan bir ilk. Keşke benzer topluluklar hep olsa. Ege Üniversitesi’nde iyi bir maya çalmışız ki Ş-Şiir Dergisi bugün de çıkıyor, Hüseyin Işık, Barış Çetinkol ve arkadaşları sayesinde Şiir Topluluğu’nu geleneği sürüyor.
İns-i nü, benim de beklentimin ötesinde ses getiren bir ilk kitap oldu. Doğrusu bir beklenti var mıydı? Bilmiyorum. İlk kitabımı yayımlamanın doğal heyecanı içindeydim. Kuşkusuz eksikleri vardı. Ama dönemi için gençlik yıllarımda yazılmış cesur bir kitaptı. Erotizm ve müstehcenlik çerçevesinde gezinen tartışmalarda erotizmin şiirimin önüne geçtiğini düşünüyorum. Asıl olan ürünü tartışmak yerine şiirimizde fazlaca yer bulmayan temayı tartıştık. Oysa insan cinselliği diğer canlılardan farklıdır. Sadece üreme için değil bireysel hazza yönelik bir eylemdir. Kültürel, psikolojik ve sosyolojik yönleri olan bir konudur. Her şeyden önce beyinde başlar. Beyin yaratır cinsel arzuyu ve bu çerçeveden bakınca İns-i nü’de insan beynin yarattığı ve zaman zaman hayvansal hazların da yazıldığı, sınırların zorlandığı ve yüzleştirildiği bir şiir kitabından söz ediyorum. Sonuçta erotizm, tıpkı şiir gibi, biraz göreceli bir kavram olduğu için herkesin yargısı da farklı oldu. Edebiyat çevresinin de bu kadar tutucu olduğunu gördüm. Asıl olan üründür savının, bizim gibi düşünmeyenlere ve bizim gibi yazmayanlara karşı, ikiyüzlü bir tavır olduğunu bu sayede öğrendim.
İns-i nü etrafında yaşanan tartışmalarda ilk kitapla gündem olmak, olumlu ya da olumsuz eleştiriler hepsi benim açımdan keyifliydi. Bütün bunların, biraz da o güne kadar alışık olunmayan bir tema ve alışık olunmayan bir dille yazmamdan kaynaklandığını düşünüyorum. Genelde herkes “mıncıklamalar” bölümünde takılı kaldı. Oradan öteye fazla geçen olmadı. Şimdi ben de öteye geçmeyeceğim. Yasakmeyve’nin 19. sayısında İsmet Özel’ in verdiği yanıttan esinlenerek, bu soruya yanıtımı bitirmek isterim: İns-i nü’yü yazdığımda yıl 1992 demekle yetineceğim. 
 
 
“Bir insanı sevmekle başlayacak her şey”
“Sevda baştan gitmiyor sarılıp yatmayınca”
İns-i nü’ den ‘olgünlüğü’ne, şair şair, gün gün ilerleyen bir ırmak şiiri izledin ve 2005’e geldin... Ve sözcük oyunlarından imgeleri keşfediş ya da imgelere yönelim... Cinsellikten sevgiye geçiş, aşk ve dizeler... Niçin ikinci kitap için bu kadar bekledin? Şiirinin duvarlarındaki tuğlalar; Özdemir Asaf’tan Edip Cansever’e, Süreyya Berfe’ye birçok şairin şiirleri oldu, senin dizelerin ise harcı... Her şair önceki şairlerden etkilenir, dizeleriyle, yaşamıyla, ortaya koyduklarıyla... Ancak asıl önemli olan kendi sesini bulabilmek, kendi su izinde gidebilmektir... İşte ‘olgünlüğü’ nden öyle bir dize:
 
“herkesin aşkı
aşkıyla lekeli”
 
Hüzün ve mandalina kokusu; yağmur ve kış mevsimi, yalnızlık ve sevda...Aslında bu kitabında, su şiirleri’ne oldukça fazla göndermeler var... Sanki
yeni kitabın altyapısı bu kitapta oluşmuş gibi... Sence “herkesin aşkı aşkıyla lekeli” derken, cinsellikte bir suçluluk duygusu da barındırıyor musun içinde?
 
 
Aslında iki kitabın yazılma süreçleri aynı döneme rastlıyor. Sadece kitaplaşma süreçleri arasında büyük bir boşluk var. Ama ‘olgünlüğü’nün son okumaları 2000’li yıllara kaldı. Usul usul olgunlaşarak, uzun bir süreçte yazılan bir kitap oldu. Ara meselesine gelince önemli bir nedeni yok. Canım istedi uzaklaştım. Dergileri ( sirius ve ş-şiir )kapatınca kimi ikiyüzlülüklerle yüzleşmem, bu kararda etkin oldu. Kendim için sessizce yazmaya devam ettim. Sadece ortalarda görünmedim. Uzaktan izlemeye çalıştım. Ama bugün geldiğimiz noktada, fazla değişen bir şey yok. Sadece kitap sayıları ve dergi çeşitleri artmış. Herkes kendi halinde ve kendi küçük gruplarıyla mutlu mesut yaşıyor, mutlu mesut yazıyor. Herkes küçük iktidarını, gruplarını kurmuş ve ne yöne gittiği belli olmayan yolculuklarına devam ediyor. Bu noktada Damar Dergisi ’nin 182. sayısında Şafak Onur tespitine dikkatinizi çekmek isterim: “Çünkü şiir seçicileri hayata bakmıyorlar. Kendi içlerine bakıyorlar. Belki en fazla yanında, köşesindekilere, bir de ev hallerine bakıyorlar. Diğer haller onlara göre diğer haller şiirin konusu bile olamaz.” 
İns-i nü ’nün yayımlandığı yıl ve içeriği bakımından son derece cesur bir kitaptı. ‘olgünlüğü ise başlı başına bir ilk kitap. Türkiye’de örneği ve benzeri olmadığını biliyorum. Dünyada da olduğunu sanmıyorum. Ama uzayın boşluğunda benzeri şeyleri yazanlar belki vardır. Severek ya da sevemeyerek okuduğum şiirlerde sevdiğim dizeleri yakalayıp, kendi şiirimle harmanladım. Ortaya günlük şiir tadında ‘olgünlüğü çıktı. Şimdi ‘olgünlüğü’nde kullandığım 66 izinsiz alıntı dizenin şairlerini belirtmesem, kaç kişi fark ederdi ki? Esinlene esinlene şiirler, şarkılar yazmıyor muyuz? Yani anlayana bir Gribin dizesi “ağlayacak yer kalmadı sahte dostların omzunda”Evet, ‘olgünlüğü’nde, Su Şiirleri’ne göndermeler var. Her iki kitap da aşkın peşinde, sevgiliye su tadında fısıldanmış şiirlerimin toplamı. Zaten dikkatli okur da bu göndermeleri yakalıyor. Şiirin izini sürüyor. Hatta İns-i nü’den gelen izlerden de söz edebiliriz. Erotizm de yukarıda açıklamaya çalıştım, hayatın bir parçası olduğu için bütün kitaplarımda var ve olmaya da devam edecek. Cinsellik ne aşkın ne de şiirin lekesi değil, olamaz da. Sadece burada aşk sorgulamaya çalıştım. Hâlâ herkesin aşkının lekeli olduğunu düşünüyorum. Kendimize bile açıklamaya cesaret edemediğimiz lekelerle çevrili aşklarımız. Birazcık yüzleşmeyi göz almak gerekiyor. Aşkımıza bile tıpkı şiirimize olduğu yabancılaşıyoruz. 
 
Öte yandan şiirde öz ve biçim konusunda ‘olgünlüğü’nde çeşitli denemelere girişiyorsun... Biçim özde kendini buluyor sanki... Bir de şairlerin dizeleri birer kılavuz gibi, senin dizelerinin anahtarı oluyor. Söylemek istediklerin?..
 
Benim şiirimde toplama bir şiirden söz edemeyiz. Üç kitabımda da temasal bir bütünlük var. Şiirlerimi bir kitap bütünlüğünde tasarlıyorum. Ondan sonra parça parça şiiri yazmaya çalışıyorum. O yüzden de önümüzdeki yıllarda yayımlanacak kitaplarım bugünden belli, Harfinaz, Mahzendeki Şiirler ve Devamsız Dizeler Kitapsız Şiirler...
‘olgünlüğü’nde özellikle bir biçim denemesinden de söz edebiliriz. Şiirim, alıntı yaptığım şairin şiiri ile sevişsin, bir yakınlık kursun, birlikte harmanlanıp, birlikte şekillensin, birlikte yeni bir şiir olsun istedim. Öyle de oldu. Bu yüzdendir ki ‘olgünlüğü ’ndeki her dizem kendinden önce yazılan şiirin etkisindedir. Ya o dizeden yola çıkarak yazılmış ya da yazılana uygun dize monte edilmiştir. Bu çerçeveden bakınca ciddi bir şiir işçiliğinin olduğundan bahsedebiliriz. ’olgünlüğü bitmiş bir kitap değil, her gün yeniden aşk oluyor, yeniden şiir oluyor, yeniden günlük oluyor... Dünya yolculuğum devam ettiği sürece ‘olgünlüğü yazmaya devam edeceğim bir serüven olacak. Sonraki baskılarında hep yeni eklenen şiir günlükler olacağını düşlüyorum...
‘olgünlüğü’nü görsel olarak bilimsel bir kitap gibi dip notları, göndermeleri olacak şekilde kurguladım. Günlük ve şiir kesişmesini istedim. Kitaplaşamayan ilk denemeleri günlük tadına daha yakındı. Kitaplaşma sürecinde şiir tadına daha yakın oldu.Alıntı yaptığım dizelerin şairlerin özellikle tam kitap ve şiir adları ile belirtmek istedim. Sonuçta ben şairin şiirinden sadece bir dize alıyorum. Geride şiirin tamamı, şairin kitabı ve şairin külliyatı var. Mutlaka dikkatli okura yeni açılımlar getireceğini düşünüyorum. Bu kadar açıklama yeter sanırım. 
 
 
“Su sesim İzmir”
Su ve İzmir, biri şiirinde, biri de yaşamında en önemli dönemeçlerden birini oluşturuyor?..
 
İnsan hayatında, yaşadığı şehirlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar hayatımda üç şehrin izlerini taşıyorum. Doğup büyüdüğüm, çocukluğumun, gençliğimin ve düş kırıklıklarımın şehri Kayseri. Su tadında bir üniversite hayatı, şiir dolu günlerimin sevecen şehri İzmir. Ve gelecek umutlarımın, yorgunluklarımın, yaşam kavgamın en önemli dönüm noktası, şarabın şehri İstanbul. İzmir zor geldiğim ve zor ayrıldığım bir şehir oldu hayatımda. Her zaman yaşananların güzelliği ile ayrı bir yeri ayrı bir önemi olacak. İnsan hayatının parçalarını kolay unutamaz. Her zaman kendiyle birlikte taşır. İzmir benimle yaşayacak bir su sesidir. Su’ yun olduğu her yeri görmek ve yaşamak isterim. Su bu anlamda görülmeyene, yaşanmayana, içilmeyene, sevilmeyene özlemin kendi halinde bir serenadıdır. 
 
 
Ve su şiirleri...
“yine de kendi halinde çarpan yüreğimin buharıyım
aşkım
su halim
bir merhaba kadar sıcak mısın?”
daha ilk şiirde “merhaba” kadar sıcak bir karşılama, su gibi ferahlatıyor bizi...
“suya düşen çiçek”,” suya düşen aşk”
su yürüdükçe şiir ağacının gövdesinde, dallarında, şair de daha bir olgunlaşıyor...
“susuzluğumu yalnız sana saklayacağım”
“sakın sularınla yüreğimi yıkama” dizelerinde bitimsiz bir sevgi, sevdası yanında yalnız bir şair...
 
“bir su içimi ömrüm kaldı
senin içinde
sensiz ölünce
yüreğime bir yudum su taşıyabilir misin?”
 
Su ve sevda, su ve ölüm, su ve kader, su ve yaşam, su ve yalnızlık, su ve hüzün... İnsanlığın bütün halleri sanki su hali! Neden su hali?
 
Neden olmasın. Sevgili Engin aslında sorunun sonunda yanıtı sen vermişsin: insanlığın bütün halleri sanki su hali! Evet, insanlığın bütün halleri su hali. 
 
 
Suya yazılan şiir, suda izin kaldı Sevgili Ahmet, söyleşiye nokta koyarken, gelecek ve sen... Şiir elbette olacak geleceğinde, ancak İzmir olacak mı? Sevdiğin şehir İzmir’de bir bardak suyun serinliğinde yeniden buluşmak dileğiyle... Şiirle kal...
 
Sevgili Engin, yarının neler getireceğini önceden kestirmek elbette çok güç. Masaya dökülmüş bir bardak su misali akacağımız yönü bulmaya ve korkarak yaşamaya çalıyoruz. Belki acele etmek gerek, birazdan hoyrat bir el gelip masayı silecek. Belki de hiç kimse gelmeyecek, usul usul yolumuzu bulmaya çalışırken; buhar olup gökyüzüne karışacağız. Sonrasında nereye yağmur oluruz, nerede hayat buluruz bilmiyorum. Ama yağmur olmak istediğim o kadar çok şehir var ki... Belki bir gün, belki bir şiir... Özgün Uğurlu’dan bir dize ile nokta koymaya çalışayım. “her şey biter herkes unutulur.” Umarım ki ömrüm ve şiirim uzun süre unutulmadan su tadında sürer..
İşte o bir bardak suyun serinliği, hayatın serinliğidir aslında, zamanın derin sularında her zaman görüşme üzere.Sende şiirsiz ve susuz kalma. Teşekkür ederim. 
 
Meraklısına Not:Engin Sarı'nın Ahmet Gök ile Bireylikler Dergisi Temmuz Ağustos 2006 tarihli sayısında yaptığı konuşma...